Neslibey Özkan
neslibeyozkan@diyanetsen.org.tr
Fabrika Ayarlarına Dönme Vakti
Dünya Müslümanları için artık mazeret üretme, "dış güçler" edebiyatına sığınma veya atalet içinde bekleme devri kapanmıştır. Bugün coğrafyamızda yaşanan her kriz, her insani trajedi ve her ekonomik darboğaz bizlere tek bir gerçeği haykırıyor: Ders alınmayan tarih, sadece tekerrürden ibarettir. Kazanmak için güçlü olmamız lazım; güçlü olabilmemiz için de birleşmemiz lazım. Çünkü birleşmek başlangıçtır, birliği sürdürme gelişmedir, birlikte çalışmak ise gerçek başarıdır.
Müslüman coğrafyası, bugün küresel sistemin ihtiyaç duyduğu en stratejik kaynakların üzerinde oturmaktadır. Petrol ve doğalgaz rezervlerinden eşsiz güneş enerjisi potansiyeline, kritik su kaynaklarından stratejik ticaret yollarına kadar yeryüzünün en büyük nimetleri elimizdedir. Ancak hepsinden daha önemlisi; işlenmeyi bekleyen, dinamik ve genç bir insan kaynağına sahibiz. Yani potansiyel var, imkân var, güç var. Peki, neden bu muazzam tabloya rağmen sonuç hüsran? Çünkü Müslüman toplumlar, bünyeyi içten içe kemiren üç kronik hastalıkla maluldür: Tefrika, Fakirlik ve Cehalet.
1. Tefrika: Bölünmüşlüğün Prangası
Tefrika, sadece bir fikir ayrılığı değil; bir toplumsal intihardır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bizleri açıkça uyarır: “Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz (devletiniz) gider.” (Enfâl, 46).
Aynı inanç dünyasına sahip insanların, suni sınırları ve küçük mezhepsel/etnik farklılıkları birer yıkım aracına dönüştürmesi, bizi küresel ölçekte "etkisiz eleman" haline getirmiştir. Unutmayalım ki; “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 10).
Peygamber Efendimiz de bu kardeşliğin sınırlarını şu veciz ifadeyle çizer: “Müminler birbirini sevmede, birbirine merhamet etmede ve birbirine şefkat göstermede bir vücut gibidir.”
Bir sendikacı refleksiyle söylemek gerekirse; örgütlenemeyen, birlik olamayan bir kitle, masada söz sahibi olamaz. Parçalanmış bir topluluk, dünyanın en büyük servetine sahip olsa dahi, o serveti başkalarının yönetmesine mahkûmdur.
2. Fakirlik: Üretimden Kopuşun Bedeli
Bizim bahsettiğimiz fakirlik, sadece cebimizdeki paranın azlığı değildir; asıl fakirlik "üretimden kopmuş" olmaktır. Sadece tüketen, başkalarının teknolojisine ve sanayisine el açan toplumlar, özgürlüklerini de kademeli olarak kaybederler. Oysa Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’de tasvir edilen o sağlam yapı gibi olmalıdır: “Sanki onlar birbirine kenetlenmiş kurşunla örülmüş bir bina (bünyanün mersus) gibidirler.” (Saff, 4).
Bu sarsılmaz bütünlük üretim odaklı bir ekonomi modeliyle birleşse; Müslüman coğrafyası dünyanın en güçlü refah merkezine dönüşebilir. Emeğin ve alın terinin kutsal sayıldığı bir medeniyetin evlatları, "bekleyen" değil "inşa eden" olmalıdır.
3. Cehalet: Karanlığın Kaynağı
Karanlığın Kaynağı Cehalet, diğer tüm hastalıkların beslendiği ana damardır. Bilgiye sırtını dönen, eleştirel düşünceyi ve nitelikli eğitimi lüks gören bir toplumun ne birliğini koruması ne de zenginliğini yönetmesi mümkündür. İlk emri "Oku" olan, ilmi Çin’de bile olsa aramayı emreden bir inancın mensupları olarak bugün bilimde ve teknolojide geride kalmış olmak, en büyük vicdani muhasebe alanımızdır.
Çıkış Yolu: Özümüze ve Akla Dönüş
Artık aynaya bakma vaktidir. Sorunu sürekli dışarıda aramak, bizi sorumluluktan kaçan bir ruh haline soktu. Fabrika ayarlarına dönmek; yani öz değerlerimize, adalete, liyakate, çalışkanlığa ve akılcı bir örgütlenme modeline geri dönmek zorundayız.
Unutulmamalıdır ki; ham madde tek başına bir güç değildir. Gerçek güç; o kaynağı akılla işlemek, birlikle korumak ve bilinçle yönetmektir. Eğer bugün bu uykudan uyanmaz, tefrikayı bir kenara bırakıp üretimin ve bilimin safında birleşmezsek; sadece tarihin tozlu sayfalarını ve başkalarının başarılarını konuşan bir topluluk olarak kalmaya devam ederiz.
Zaman daralıyor, coğrafya kan ağlıyor. Tercih bizim: Ya birleşip özne olacağız ya da dağılıp nesne kalacağız.
Küçük Bir Kıssa, Büyük Bir Hisse
Adamın biri Hoca’yı yerde bir şey ararken görür.
-“Ne arıyorsun Hocam?” diye sorar.
- Nasrettin Hoca, “Anahtarımı kaybettim, onu arıyorum.” diye cevap verince adam da kendisine yardım etmek için diz çöküp onunla beraber anahtarı aramaya koyulur sonra aramaktan bıkan adam,
-“Hocam, sen bu anahtarı tam olarak nerede düşürmüştün?” diye sorar;
-Nasreddin Hoca anahtarı evde kaybettiğini söyleyince adam köpürür....
-“Hocam” der, “Neden evde aramıyorsun onu?” Nasreddin Hoca’nın cevabı hazırdır:
--“İyi de ev karanlık, orada zor oluyor.”
Buradan Çıkan Ders:
Kurtuluşumuzun anahtarını kaybettiğimiz yer kendi içimiz ve öz değerlerimizdir; onu kolayımıza geldiği için başkalarının aydınlığında veya "dışarılarda" aramak beyhude bir çabadır.
Neslibey Özkan
- Fabrika Ayarlarına Dönme Vakti
- Birliğin ve Geleceğin Vizyonu: 9. Memur-Sen Türkiye Buluşması
- Ramazan: Vahyin Gölgesinde Bir Diriliş Mevsimi
- "Zikrin Yükselişi, Birlik Nefesi: Üç Aylar'da Gönül Birliğimiz"
- Diyanet-Sen'den 52. Başkanlar Kurulu Toplantısı
- İstişare Ruhu: Diyanet-Sen’in Amasya Buluşması ve Birlik Arayışı
- Teşkilat Ruhu: Birlikten Doğan Kuvvetin İlkeleri
- Köklere Tutunmak: Ailenin Yapısı, Korunması ve Geleceğe Taşınması Üzerine Düşünceler
- İkinci Teşkilat Eğitim Çalışmalarımızla Hak Mücadelesini ve Dayanışmayı Güçlendirdik
- Sendikal Dayanışmanın Gücü: Diyanet-Sen'in Perspektifi
- Bizim Yolumuz Tartışmak Değil, Anlatmak ve Örnek Olmak!
- İnsanı Ayakta Tutan En Önemli Güç Gaye ve Hedefleridir
- Diyanet-Sen Bugünlere Kolay Gelmedi
- Sendika Hakkında Bilmeniz Gerekenler
- Sendikal Tavrımız ve Kazanımların Anlatılması
- Müminler Ancak Kardeştir
- Sendikal Eğitim
- İlim ve İhlasla Yola Devam


